7/12/2008 ·

Bayram denince hep çocukluğumuza dönüyoruz nedense.
Çocuk iken mi bayramların tadını daha iyimi alıyoruz acaba? Eski bayramları özlemle anıyoruz iç çekerek.
Çocuklarımıza anlatıyoruz "ben çocuk iken bayramlar" diyerek başlıyoruz söze.
Gözler dalıyor uzaklara dar bütçeleri ile pazardan alınan gıcır gıcır ayakkabıları, annemizin diktiği elbiseleri elceğizi ile yaptığı bayram tatlılarını, şekerleri ve toplayacağımız bayram hasılatını düşünerek ne heyecanlanırdık biz.
Bayram sabahları erkenden kalkardık, bitmeyen ev işleri, terzi olan annemin dikişlerinin son ütüleri, kapının önünü bir kova su ile yıkama, bayram namazı için camiye giden baba ve kardeşin gelmeden tüm işlerini halledip, ellerinde çıtır çıtır sıcacık simitlerle eve gelişini keyifle beklemeği özledim ben.
Ellerinde seccade ya da kilimlerle camiye giden büyüklerin bazıları dönüşlerinde ya terlik ya da takunya ile de döndüklerini gördük. Babam hep eski pabucunu giyerdi çünkü oda bir gün terliklerle dönmüştü eve. Ne çok gülmüştük babam öfkeden köpürür iken.
Yine bir bayram namazına erkek kardeşimle giden babamın evin kedisinin kardeşimin ceketine kakasını yaptığını sabahın o karanlığında fark etmeyip camide rüku ya vardıkça burunlarına gelen o kötü kokuyu namaz kılan vatandaşların yaptığını düşünüp günahlarını aldığı gelir hep aklıma. Biz güldükçe babam ne çok kızmıştı bize.
Radyolar ya da televizyon da TRT ‘nin tek olduğu zamanlar da mutlak sabah oyun havaları çalardı. Hiç değişmezdi bu. Sanki şu an bile o keyifli tınılar kulağım da.
Adeta o günleri yaşıyorum o ailemin en kalabalık olduğu şekerleri annemin bizim bitirmemizden endişe duyarak sakladığı, evimizin pırıl pırıl olduğu, tüm babaların evde olduğu, keyifle bol domatesli ve biberli kıymalı kavurma ile kahvaltı edilip aile büyüklerine gitmek için hep birlikte dışarı çıktığı, erkeklerin traşlı en yeni ya da en temiz giysileri ile AİLE olarak eşlerini kollarına takıp çocukları ile bayram ziyaretine gittiği, annemin aldığı fındıklı akide şekerlerini, ender de olsa Hacı babadan alınan şöbiyet tatlısını ve annemi babamı ve kardeşlerimle yaşadığım o güzel bayram günlerini özledim.
Birinci gün biterdi aldığı şekerler annemin. Şimdi bakıyorum şekerliğe de geçen bayramdan kalan şekerleri daha iki bayram geçirtir. Nerede eski konuklar, komşular, yakınlarımız. Hepimiz gurbetlerde eski bayramları düşünerek az da olsa ısıtıyoruz gönlümüzü.
Bayram nedir?
Unuttuğumuz ihmal ettiğimiz yakınlarımızla hasret giderme, dünya telaşına dalarak unuttuğumuz tüm bu güzellikleri hep birlikte kimimiz tatil olarak kimimiz yakınlarımızla buluşarak anneler babalar evlat yolu gözleyerek onlar gelecek diye dolmalar sarmalar börekler yaparak “ah oğlum ah kızım ıspanaklı böreği de pek sever “ diyerek yaşam enerjisini şarj ederek kapının zilini bekler umutla. Çalan telefon umudun bir daha ki bayrama bırakır o sevinci. Açar telefonu kızı ya da oğlu “bayramın kutlu olsun anne biz gelemiyoruz kusura bakma, fırsat bu fırsattır diyerek filanca tatil köyüne gidiyoruz” diyecektir.
Çocuklarımıza ilerde keyifle anımsayacakları bayramlar bırakmak gerek.
Fındıklı akide şekeri ve anne tatlısı bayram harçlığını tertemiz giysili sevdiklerimiz ve mahsun kuyunlar kuzular…
Barış Manço’ nun o güzel bayram şarkısı finalim olsun, daha yapılacak çookkk işim var.
Bugün bayram
Erken kalkın çocuklar
Giyelim en güzel giysileri
Elimizde taze kır çiçekleri
Üzmeyelim bugün annemizi
Evet telefonun değil kapının zilini çalalım olur mu?
Yorum (12)
Yorum yaz!
4/12/2008 ·

Önceleri deniz kıyısından hızlı adımlarla geçiyordum, acelem vardı, evde çocuklar bekliyordu diyordu kadın, ekliyordu sonrasın da;
"şimdi o bakmadan geçtiğim denizin ak köpükleri maviliği nasıl burnumda tütüyor, şimdi orada olsa idim hiç acele etmezdim doyasıya bakardım denize"...
diyordu demir parmaklıklar ardında cezasını çeken genç kadın...
Bazen nasılda kaptırıyoruz kendimizi koşuşturmalar içinde çevremizde ki o görülesi güzellikleri; sabahları güneşin güne merhaba deyişini, mandalin bakçelerinin çiğle sulanmış o güzelim ışıltısını, fırından taze çıkmış ekmeğin o güzelim kokusunu, yağmurun o inanılmaz gücü ile herşeyi misler gibi yıkayıp "bakın ne kadar hamaratım uyanın ey hanımlar siz uyanmadan ben her yeri yıkadım pakladım dercesine gövde gösterisini...
"Müebbet" diyordu genç kadın cezaevi arabasından mahkumiyetini çekmek üzere cezaevine gider iken gözleri dolu dolu, omuzları çökmüş bir daha göremeyeceği denizin köpük köpük kıyıya kadar uzanan dantelimsi uzantılarını izler iken...
Bazen karabasan gibi rüyalar görürüm izlediğim filmlerden ya da etkilendiğim olaylardan korkularımızın zihnimizin bir yerlerine pusu kurup zayıf anımızı yakalayıp ansızın ortaya çıkışında kendimi bir yerlerde tutuklu görürüm. Anında her şeyin sonu gelmiş gibi hisseder hayatla tüm köprülerin atıldığını hisseder kahrolurum, bir yandan da "rüya bu rüyaaaa" diye uyanmağa çabalarım.
Pek çoğumuz farkına bile varmaz kimsenin engellemesi olmadan özgürce dolaşıp dilediği kadar gönlünce gezip dolaşmanın anlamını.
Kendimi o mahkum kadının yerine koydum, soluğum kesildi, sanki hayatla bağlarım aniden liğme liğme ellerimden aktı gitti.
Bir anlık öfke, sonu düşünülmeden yapılan önce karşısındakinin sonra kendinin ve çevresinin canını yakan tepeden atılan kartopu misali büyüyen etrafını yakıp yıkan acı yumağına dönüşen yanlış davranışlar...
Hoşgörüsüz, toplum olduk vesselam...Saygıyı da pek bir yitirdik, benden sonra tufan misali kırıp döküyoruz pek çok kez.
Oysa özgürcesine yaşamak, kine, nefrete, düşünmeden hareket etmeğe, şiddete ne çok eğilimimiz var öyle.
Küçük bir kıvılcım yetiyor kocaman alevler yaratmaya...
Çevremizdeki, elimizde ki güzellikleri kaybetmeyelim lütfen.
Deniz kıyısından geçer iken denize, bahçeler arasından geçer iken çayıra çimene ve sevdiklerimizin gözlerine bakıp, sıcacık ellerini sımsıkı kavrayalım...
Yaşamak güzel şey be sevgili dostlar...Anı yaşayalım dostlukla sevgi ile...
Sevgi ile kalın efendim...
Yorum (2)
Yorum yaz!
15/11/2008 ·

Zil sesi ile uzanıyorum çantama.
Akşamın acelesi varmış gibi siyah tülünü örtmüş de gelivermiş. Siyah hırkam koltuğumun altında kapıyı açıp çıkıyorum dışarı.
İnceden bir rüzgar titretiyor cesur görünen ama ilk hamlede ürperen tenimi. Acele ile giyiyorum yaz boyunca hor gördüğüm yün hırkamı. Isınıveriyor tenim bedenim. Özlemişim bu sıcaklığı, sarınıyorum keyifle.
Yorgun insanlar, telaş içindeler, ışıl ışıl her yer, ellerinde paketlerle sabahtan eşinin çocuğunun siparişini alma çabasındaki anneler babalar.
Çocukluğum geliyor aklıma eli kolu dolu evine gelen babaları görünce ne çok imrenirdim öyle. Filmlerde de olur; evin reisi başında şapkası kolunun altında büyükçe bir kese kağıdı içinde çocuklar için meyve, beyaz ambalaj kağıdına sarılmış iki ekmek ile çalar kapıyı. Koşar açarlar kapıyı çocuklar, anne eşine sarılır "hoş geldin" der.
Eli kolu dolu gelmeli eve babalar...
Biniyorum evime kavuşturacak arabaya.
Yorgun yüzler, yazın o rahatlığı, ışığı yok kimse de. Dışarıya bakıyorum. Hayalet bir kent gibi görünüyor evler. Tek tük ışıklar yanmış. Müzikler bile değişmiş radyoda çalan. Nasılsa tüm turistler gitti, dönelim kendimize der gibi hafif acılı bir şarkı usuldan kulaklarımızı tırmalıyor.” La havle vela kuvvet” diyerek sessizce sineye çekiyoruz şoför arkadaşın seçimini.
Ücretini ödeyip iniyorum. Issızlaşan sokağa giriyorum. Mandalin bahçelerinin arasından kendi adımlarımı duyarak usulca geçiyorum.
Mandalinler sarı lira misali süslemişler yeşil yaprakları. Sokak lambasının soluk ışığında keyiflendiriyor ruhumu.
Evim karanlıklar içinde. Bahçemde ki ağaç mutfak pencerem, karanlıktan bana sesleniyor adeta.”
Gel hadi anahtarı sok kilide, yak ışığı, bas televizyona ses gelsin ışık gelsin.
Mutfağa giriyorum. Yazın yüzüne bakmadığım tarhana torbasını alıyorum. Tencereye su koyup üç kaşık tarhanayı boca ediyorum suya. Sıcacık bir çorba çekiyor canım bu üşüten akşam da.
Ocağı yakıyorum ağır ağır karıştırıyorum tarhanayı. Fıkırdamaya başlayınca biraz yağ ve salça karışımına ezdiğim iki sarımsak ve tuz karışımını koyup naneyi en son koyarak ocağın altını kapatıyorum.
Birden aklıma bir gün öncesin de haşladığım börülceler geliyor, çölde su bulmuş gibi seviniyorum. Sarımsak limon ve tuz ilavesi ile muhteşem bir salata hazırlıyorum kendime. Tepsiye diziyorum hepsini, haberler bitiminde keyifle izlediğim dizi için hazırlanıyorum.
Sanki birazdan gong çalacak, ışıklar sönecek ve film başlayacak gibi yerimi alıyorum.
Ve perde…
Ne yazmayı düşledim, neler yazdım…Olsun çoktandır yazmayan parmaklarım bunları yazmak istedi.
Yine yazarım, yaz bitti… Sonbahar insanın dilini çözüyor sanki… sevgi ile kalın efendim.
Yorum (8)
Yorum yaz!
2/9/2008 ·

Davulun sesini duyduğumuz anda daha bir sıkı yumardık gözümüzü. Annem seslenirdi yatak odasından "Halideee, Nursennnn haydi kalkın sofrayı hazırlayın"
Hele de kışa rastlayan bir ramazan ise daha bir sıkı sarılırdık yorganımıza. Annemin seslenmelerine dayanamaz kalkardık çayı ocağa koyardık hemen. Sobayı bir kaç odunla tutuşturur şimdilerde özlediğim o sıcaklığı duyardık sobanın karşısında. Önce ellerimi, sonra döne döne sırtımı ısıtır iken.
Zeytin, peynir, reçel, börek çörek olmadı börek ve o canım hoşaf. Börek ve hoşaf oldu mu pek bir sevinirdim. Pencerenin kıyısından kim uyanmış kim uyanmamış bakardık usuldan. Buna göre değerlendirirdik. Kim oruç tutacak kim tutmayacak gibi. Akşamdan sözleşti isek uykusu ağır olan komşuların kapısını gecenin o zifiri karanlığında sokak lambasının aydınlattığı sokaktaki komşu kapılarını çalardık "kalkın sahur vakti " diye.
Sahur içinde birbirimize giderdik bazı zamanlarda. uyku mahmurluğu içinde kurduğumuz sofralarda neşe içinde ertesi gün hazırlanırdık.
Ne tatlı gelirdi gece içilen çaylar. ertesi gün içemeyeceğimizi düşünerek pek bir abartırdık kimi zaman.
Yemek sonrası eller yıkanır, sofra toplanır, yasak saatler gelinceye kadar her iş tamamlanır. Saate bakardım "ohhh daha sabaha çok var, uyku güzel uyku aç kollarını geliyorum" der sımsıkı sarılırdım yorganıma.
Birden aklıma tutacağım oruç için niyetlenmediğim gelirdi aklıma. Annem bu konuda gerekli korkutmaları yaptığı için hemen niyetlenirdik "yattım sağıma döndüm soluma, melekler şahit olsun dinime imanıma, niyet ettim niyet eyledim yarın ki orucumu tutmaya" der uykuya dalardım.
Yine ramazan, ne davul sesi var duyulan ne de kalkın sofrayı hazırlayın diyen sevgi dolu anne sesi. Zulum gelirdi o gecelerde sıcacık yataktan kalkmak, keşke yine o zulmü yaşasam ne çok özledim o ramazan gecelerini, davul sesini, soframızı, üzüm hoşafını, tek tük yanan pencerelerde ki ışığı, yemek sonrası koşarak atladığım yatağım.
Şimdi ramazanı anımsatan sadece televizyonlarda hayat pahalılığından söz eden halkın arasında dolaşarak herkesin keyfini kaçıran muhabirler sofraların bu ramazanda da zamlı fiyatlardan dolayı mutsuz karşılayan insanlar, iftar çadırları için kavga eden belediyeler ve her gün almaktan asla vazgeçmeyeceğim sıcacık pidem var...
Ve her ramazanda halen tüm sıcaklığı ile anımsadığım o güzel ramazan geceleri…
İftarlıklar mı? Onlar bir daha ki yazıya sevgi ile kalın efendim.
Yorum (9)
Yorum yaz!
20/8/2008 ·

Erkenin de uyanmak hoşuma gidiyor pazar sabahlarının. Kış olsa sarıl yorgana uyu, tadını çıkar uykunun ve sıcaklığın. Sabahın seher vaktinde, yollara düştüğün anları düşünerek tadına var değil mi ama?
Şimdi mevsim yaz olunca zınk diye açılıyor gözler. Kalkıyorum şöyle bir sessizliği dinliyorum. Tüm pencereler açık, yaseminler doldurmuş bir odamı tüm kokusu ile.
Dışarı çıkıp greyfurt ağacı altında ki sandalyeme oturuyorum. Greyfurt'un dalları saçlarım da. Bir yakınlaşma var bu yapraklarla, bir onlar biliyor bu duygumu, bir ben.
Komşu bahçede Şengül hanım erkenden uyanmış. İşe gider gelir iken tanışıp konuşmuştuk. Bahçe çitine kadar gidiyorum. Tavuklar gut gut gut diye sesler çıkarıp göz ucu ile beni süzüp, telaşla yerdeki yemleri didikliyor. Pazar kahvaltıları bir avuç darı ve kocaman bir bahçede bir çok yeşil bitki.
Şengül hanımın görmediği anlarda dalıyorlar bahçeye...
İşaret ediyorum "geleyim mi "diye
Şengül'e gülümsüyor "erkencisin haydi gel" diyor.
Sevinerek kapıyı kilitleyip yan bahçeye geçiyorum. Köpekler var iki tane, beni görünce hiç yabancılamıyorlar. Halbuki bir çok kez üzerime atlamasınlar diye korkutma amaçlı küçük taşlar atmıştım. Korkuyorum biraz, hani hatırlarlar diye birbirlerine bakıyorlar;"bırakalım geçsin" ekmeğini yemeğini yedik, az da olsa dercesine.
Fasulye sırıklarını sökmüş Şengül hanım bakmış altlarında fasulyeler kalmış onları ayıklar iken bana da sesleniverdi. Benim bulduklarım bana, senin buldukların sana...İşte o an nasıl da gayrete geliveriyorum. Bir yemeklik fasulyem oluveriyor bir anda.
Börülceler de gel beni topla diyor adeta. Nasıl da severim dalından sebze meyve toplamayı. Çocukluğumuzdan beri hep yazın köylerine giden çocuklara ne çok özenmişimdir. Bizim hiç köyümüz olmadı ama...
Güneş tüm sıcaklığı ile tam tepemde. Bir haşlamalık börülce topluyorum ama hani bir söz vardır "can boğazdan gelir, boğazdan da gider" diye.
İki kilo sebze toplama uğruna gidiyorum a dostlar... Kuyu suyu ile dolmuş kaptan başıma suları boca ediyorum. İlk anda verdiği serinlik sonra derin bir sıcağa dönüşüyor anında.
Yine gözüm aç, birkaç domates(valla iki kilo kadar) biraz biber toplayıp kahvaltı için sözleşip evin yolunu tutuyorum.
Kendimi duşa suyun o serin kollarına teslim ediyorum. Korku dağları bekler, tansiyon tehlikeli bir rahatsızlık. Ne diyordu radyo dan anons yapan spiker öğlen sıcağın da çocuklar ve yaşlılar! tansiyon ve kalp damar rahatsızlığı olanlar sakınsın kendini diye...
Efendim? bana mı demiştir dersiniz...
Allah korusun iki kilo sebze uğruna öbür tarafa gitmek...aman aman bir daha mı tövbe...Sonra o malum taşa yarı kilo fasulye ve bir pişirimlik börülce uğruna uzanıverdi toprağa diyecekler…
Kahvaltı mı? Üzümlerden oluşmuş gölgeliğin altında duvarda rengarenk çiçekler mis kokulu fesleğenler arasında müthişti...
Sevgi ile kalın efendim... Amman dikkat, son sıcaklar son saatler olmasın efendim.
Yorum (4)
Yorum yaz!
« Önceki :: Sonraki »